Yazar Behçet ÇELİK’in Yazın Dünyasına Bir Yolculuk

1-) Yazarlık serüveninizin başlangıcı nereye dayanıyor?

 

Ortaokul son sınıftayken ödev olarak verilmediği halde kendi kendime öykü yazmaya başladım. Sanırım bu öncelikle kitap okumayı çok sevmemden kaynaklanıyordu. O yıllarda okuduğum üç yazarın öyküleri beni çok etkilemiştir. Sait Faik, Orhan Kemal ve William Saroyan. Onlara özenerek başlamış olabilirim. Beri yandan ergenlik yaşlarının baş etmesi hayli zor olan yalnızlık duygusuna bir çare olarak da görmüş olabilirim yazmayı. Bunlara okuldaki Türkçe öğretmenimizin teşvikini de ekleyebilirim. Her ders bize edebi bir türü öğretir, sonra da o türde bir şeyler yazma ödevi verirdi. Benim yazdıklarımı çok beğenirdi, bir keresinde, “Çalışırsan senin iyi bir yazı hayatın olabilir,” gibi bir şeyler söylemişti. Bu sözün beni çok etkilemiş olmasının bir nedeni de şu: O sıralarda Aziz Nesin’in öz yaşam öyküsünü okuyordum ve tam benim yaşlarımdayken okuldaki bir öğretmeni benzer bir şeyleri onun yazdıkları için söylemiş. O günlerde Adana’da yayımlanmaya başlayan bir edebiyat dergisine öykülerimden birini gönderdim. Bir sonraki sayıda küçük bir not yayımlanmıştı. Adımın yanında, “Öykünüzü aldık, gelecek sayı öykünüz ya da eleştirisi yayımlanabilir” deniyordu. Çok sevinmiştim. Ne var ki o derginin bir sonraki sayısı yayımlanamadı. Sene 1983, neden yayımlanamadığını öğrenemedim, parasızlık edebiyat dergilerinin genel kapanma nedenidir. Ama bilemiyorum, 12 Eylül askeri darbesinin hemen ertesiydi, kim bilir belki de o dergiyi çıkaranların başına bir şeyler gelmişti. Ne yazık ki o dergiyi saklamamışım. Kimlerin çıkarttığını bile hatırlamıyorum, sadece adı aklımda – Son Yaprak

 

2-) İlk öykünüz siz henüz lise yıllarındayken Varlık dergisinde yayınlandı. Bu nasıl bir duyguydu sizin için?

 

Lise son sınıfta okurken Varlık dergisine gönderdiğim öyküme cevap gelmişti, ama ilk öyküm o sene değil, ertesi sene üniversite birinci sınıftayken yayımlandı. Üzerinde adımın soyadımın yazdığı Varlık antetli bir mektup almak beni çok sevindirmişti. Gerçi kısacık bir mektuptu. Derginin yazı kurulundan Cengiz Gündoğdu, “Tek öykü değerlendiremiyoruz, değerlendirebilmemiz için en az beş öykünüzü bize ulaştırmanız gerekiyor,” diye yazmıştı. Elimde dört öykü vardı, apar topar beşinci bir öykü yazıp gönderdim. Öykülerle ilgili eleştirilerini iletip üzerlerinde biraz daha çalışmamı istediler. Bu arada liseden mezun oldum ve İstanbul’da üniversite kazandım. Fakülteye gittiğimin hemen ertesi günü Varlık’ın kapısını çaldım. Beş ay sonra da öyküm yayımlandı. Sonradan yazdığım beşinci öyküyü seçmişlerdi. Çok mutlu olmuştum yayımlandığında. Öykümün yayımlanmasının asıl önemi beni yazmak konusunda teşvik etmesiydi. O yaşlarda insan daha kırılgan ve güvensiz oluyor, pek çok arkadaşım gönderdikleri ürünler yayımlanmadıkça umutsuzluğa kapılıp yazma isteklerini yitirdiler.

 

3-) Sizi, ilk öykünüzü yazmaya iten neydi?

 

İlk sorunuzu yanıtlarken de değindim, biraz heves, biraz okumayı sevdiğim öyküler gibi ben de yazabilir miyim merakı, mutlaka bir miktar özenti, yalnızlıkla baş etme çabası, belli belirsiz bir içe dönme çabası. Bunları sonradan düşündüm. Tam olarak hatırlamıyorum beni yazmaya itenin ne olduğunu. Yazar biyografileri, hatıraları çok okurdum, onların da etkisi olabilir. Belki bir tür kendimi gösterme isteği de vardı. Gerçi yazmak bunun için pek doğru bir seçim değil. Kimse bilmez çünkü yazdığınızı! Lise ikinci sınıftayken bir denemem Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlandığında da mesela bunu çok az arkadaşıma gösterebilmiştim. Ama şunu iyi hatırlıyorum, özgüvenimi artırmıştı yazdığım denemeyi yayımlanmış görmek. Şimdi aradan bunca yıl geçtikten sonra baktığımda, bir yeniyetmenin kendini var etme, kendine bir yol çizme çabasının bir parçası gibi görünüyor. İçe dönerek dışa açılma denebilir yazı yazmaya, tabii, o yaşlarda bunların farkında olmuyor insan. Bir şeyler yapmak istiyor, neler yapabileceğini tartıyor, bir şeyler deniyor, hoşuna giderse devam ediyor. Bu hoşa gitme önemli sanırım. Yazmak kolay bir iş değil, hayli zorlu bir uğraş, içerisinde hüsran da var, büyük hevesle giriştiğiniz yazının bir şeye benzememesi, yırtıp atıp yeniden denemek, gene olmaması. Yine de vazgeçmeyip sürdürüyorsak bu zorlanmanın bize iyi gelen bir yanı var. Kelimelerle, cümlelerle dövüşmeyi, onlara bir şekil vermeye çalışmayı sevmekle de ilgili.

 

4-) Klişe bir soru olacak, bazen bana da soruyorlar net bir cevabı yok biliyorum ama nasıl yazıyorsunuz?

 

Zamanla geliştiğini düşündüğüm bir sezgim var, yazdıkça geliştiğini sanıyorum bu sezginin. Günlük hayatta bir şeyler bende içlerinde bir öykü saklı olduğu hissi yaratıyor. İlla bir olay değil, bazen bir ses, bir duruş, bir rastlaşma, bir ruh hali, bir dize, bir söz… buna benzer bir şeyler. Çoğu zaman yazmaya başlarken o ilk histen ötesi pek yoktur. Zihnimde evirip çevirmiş, bir şeyler kurmuşumdur ama boş ekran karşısında esas olarak cümleler birbirini izler. Yazacağım cümleyi belirleyen kafamdakinden çok daha önce yazdığım cümlelerdir. Dolayısıyla ilk cümle çok önemlidir. Devamını getirebileceğime aklımın keseceği bir cümle ararım. Kerelerce başlarım. Önceki başlangıç cümlelerimi beğenmesem de silmem. Sayfanın üst kısmında dururlar. Sonradan yeniden dönebilirim. Ya da eğip bükerek evirip çevirerek başka yazdığım cümlelerle birbirlerine ulayarak yeni bir cümle çıkarabilirim. Beni ilk anda yazmaya iten his önemlidir; o hissin, o ruh halinin, duygunun peşinden giderim. Aradığım cümlelerin bunu hissettirmesini isterim, sadece anlam olarak değil, sesiyle, tınısıyla birlikte. Böyle diyorum ama her öykünün yazılışı kendine özgüdür aslında. Daha ayrıntılı kurgulayıp başladığım da olur, ama daha çok yazdıkça belirir öykü, kendi ritmiyle, anlamıyla, olay akışıyla ilerler. Baştaki plandan çok ötelere gidebilir. Roman yazmaksa farklı. Gene her şeyi, bütün kurguyu baştan planlamam, ama öykülere göre başlarken biraz daha ne yapmak istediğimi biliyor gibiyimdir – gerçi onlar da olmadık yerlere gidiyor ya!

 

5-) Pek çok insanın gıpta ile baktığı bir mesleğe sahipsiniz. Avukatlık… Ama biz sizi daha çok yazar kimliğiniz ile tanıyoruz. Niçin yazarlık ve elbette yazmak sizin için ne ifade ediyor?

 

Meslekler, uğraşlar kendi başlarına gıpta edilecek şeyler değil. Mizacınız uygun değilse dünyanın en tercih edilen işini yaparken bile mutlu olamayabilir insan. Kaldı ki her mesleğin sayısız icra edilme biçimi var. Hukuk fakültesi benim tek tercihimdi. Girerken avukat olmak istiyordum, bununla beraber hukuk fakültesini ve avukat olmayı tercih ederken de yazmak aklımdaydı. Serbest avukatlığın bana yazmak için zaman bırakacak bir meslek olduğunu düşünüyordum. Babam avukattı ve onu izleyerek bu sonuca varmıştım. Gelgelelim evdeki hesap çarşıya tam olarak uymadı. Babam gibi Adana’da değil, İstanbul’da yaşamayı seçtim. Buradaki avukatlık o kadar zaman bırakmıyor insana (artık oradaki avukatlığın da insana zaman bırakmadığını biliyorum). Yine de hakkını yemeyeyim serbest avukatlığın; düzenli mesaiyle çalışsaydım bu kadar yazamazdım sanırım. Şunu da eklemeliyim, avukatlık bugün pek çok nedenle icra edilmesi zor mesleklerden biri. Yargılamalar adil değil, bağımsız yargıdan söz etmek imkânsız, düşünün, bu ülkede avukatlık mesleğini icra ettikleri için tutuklu avukatlar var, üstelik bu meslektaşlarımın birkaçı açlık grevindeler. Beri yandan insanların kafasındaki avukat imajı da eskisine göre çok farklı, prestijli olduğunu söylemek çok zor bugün avukatlığın. Tabii, bu biraz da nasıl bir meslek hayatı beklediğinize bağlı. Bu koşullar altında bunlarla mücadele ederek ya da bunları önemsemeyerek bu mesleği severek icra eden çok kişi var. Sonuçta ben de geçimimi avukatlıktan sağlıyorum, sadece yazarak geçim sağlamak çok zor, Türkiye’de az sayıda yazarın başarabildiği bir şey bu.

 

Yazmaksa benim için bir arayış öncelikle, bir geçim kapısı değil. Neyin arayışı? Daha iyi, daha güzel, içime sinecek bir metnin arayışı tabii ki, ama aynı zamanda öykü-roman yazmak farklı tarzda bir düşünme halidir. Düşünme, hal çaresi bulma, hayata geçirme… Kendinize dair de çok şey öğrenirsiniz yazdıkça, içinde yaşadığınız toplum hakkında da, başka insanlar hakkında ya da yazmak uğraşının kendisi hakkında da. Yazmanın benim için ne ifade ettiği sorusu dahil sayısız soruya yanıt bulma çabası sanırım yazmak.   

 

6-) Hep anlatmak isteyip de ertelediğiniz bir hikâyeniz var mı?

 

Pek yok. Böyle bırakıp geçecektim bu soruyu ama sonra belki amcamın hikâyesinin söz ettiğiniz gibi ertelediğim bir şey olabileceğini düşündüm. Biz çocukken amcam kardeşimle benim arkadaşımız gibiydi. Mülkiye mezunuydu, ama çalışmıyordu, babaannemle yaşıyordu, özellikle yazları tatil boyunca hep beraberdik. Çocukluk kahramanımızdı diyebilirim. Onun hikâyesini anlatmak değil de bilmek isterim, çok genç yaşta kaybettik, on beş on altı yaşındaydım daha, birçok şeyi konuşma imkânımız olmadı onunla. Tek tük anlattıkları var belleğimde hayatıyla ilgili, o kadar. Farkında olmadan onun hikâyesini erteliyor olabileceğimi düşündüm sorunuzu nasıl yanıtlayabileceğimi düşünürken. Ama belki de amcamdan küçük küçük izler, hikâyesinden kırıntılar bazı öykülere de sızmıştır, kim bilir?

 

7-) Yarım kalan hikâyeleriniz var mı? Uzun süre tamamlayamadığınız hikâyeleri nasıl tamamlarsınız?

 

Var tabii. Onları saklarım. Belki zamanı gelmemiştir, derim. Bir süre sonra yeniden dönerim. Bitmiş öykülere de bir zaman sonra yeniden dönerim. Araya zaman girmesi iyidir. Az biraz bir başkasının metniymiş gibi okuma şansı verir insana. Bazen o yarım öyküyü daha da parçalayıp bambaşka bir öyküye çeviririm. Bazen gene öyle yarım kalır, ne yapsam bir şeye benzemez. Başta gelen fikre sımsıkı bağlanmamak gerekiyor. Bunun yazıyı ketlediğini fark ettim, yazarken vazgeçebilmek önemli. Yazdığınız bir cümleyi çok sevmiş de olsanız bütünün içinde uygunsuz görünüyorsa acımayıp atmak gerekiyor. Baştaki fikir değişiyorsa, onun gideceği yere gitmesine izin vermek gerekiyor. Yarım kalıyorsa da bırakın kalsın, yazılması gerekmiyordur – en azından o anda yazılması gerekmiyordur.

 

😎 Hikâyelerinize nasıl isim verirsiniz?

 

Çoğunlukla bitirdikten sonra bulurum öykünün ismini. Nadiren yazarken çıkıverir ortaya. Yazdığım bir şeyin öykü ismi olabileceğini düşünürüm. Mesela “Ayakkabı Kutuları” ismi böyle çıkmıştı. Öykünün içinde anlatıcı gençlik fotoğraflarını ayakkabı kutularında saklandığını düşünür, öyküde de anlatıcının gençlik arkadaşlarıyla yıllar sonra yeniden buluşması anlatılır zaten. İşte, bu cümleyi yazarken öykü ismi de çıkmıştı ortaya. Ama bu nadiren olur. Çoğunlukla bittikten sonra öyküyü gözden geçirir, düzeltirken öykünün ismi çıkar ortaya.

 

9-) Türk ve Dünya edebiyatında kendinize en yakın bulduğunuz yazar kimdir?

 

Dönem dönem değişir çok yakın bulduğum yazarlar. Bazen Sait Faik’i çok yakın bulduğum olur, bazen Vüs’at O. Bener’i. Kimi zaman Raymond Carver’ı ya da William Saroyan’ı.

 

10-) Genç yazarlara tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Okumak ve yazmak. Daha iyi yazmanın başka yolu yok. Çalışmaktan korkmamak lazım, becerememekten, yeniden yeniden deneyip durmaktan… Sebat etmek önemli. Yayın dünyasının ne tepki vereceği, yazdığınızın yayımlanıp yayımlanmayacağı, ilgi görüp görmeyeceği, sizin yazdıklarınızdan daha kötülerinin baş tacı edildiği ama sizin yazdıklarınızın kaale alınmadığı gibi meselelere takılmamayı da başarmak lazım. Genç arkadaşların bunlara odaklanıp enerji ve motivasyon yitirdiklerini görüyorum. Önemli olan yazdığınızdır. Sizin içinize sinmesi çok önemli. Bu, her yazdığımıza ayılıp bayılmamızı gerektirmiyor. Başka yazarları okumak, bilmek bu yüzden vazgeçilmez önemdedir. Yazdığınız türün ustalarını yakından okumanızı öneririm, ders çalışır gibi. Neyi nasıl yazdığına dikkat ederek. Öyküyü nerede bulduğuna, metnin nerede yükselip alçaldığına, kelime seçimlerine, ifade biçimlerine dikkat ederek. Kelime seçimlerinin sözlük anlamları haricinde ne kattığını görmeye, üslubun, kurgunun metnin atmosferinin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışarak. Daha çok okudukça insan zihni bunları az çok öğreniyor, ama iyi eleştiri metinlerini de ihmal etmemek lazım. Bir öyküyü bir başkasının nasıl okuduğunu, nelere odaklandığını görmenin, bizim gözümüzden nelerin kaçtığını fark etmenin sonraki okumalarımız ve yazımız için önemli katkıları olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda genç arkadaşlarla lise ya da üniversitelerde yaptığımız söyleştiğimizde dikkatimi çeken bir şey var. Özellikle yazdığım metinler üzerinde uzun uzun çalışmayı sevdiğimi anlattığımda, bir metnin üzerinde sonradan çalışmanın yazdıkları şeyin sahiciliğini bozduğuna inandıklarını görüyorum. İçlerinden o an nasıl gelmişse, kâğıda nasıl dökülmüşse ona sımsıkı bağlılarmış hissine kapılıyorum. Yazmak sadece içimizi dökmek olsa belki bu fikre katılırım. Oysa bir öykü meydan getirdiğimizde kendi içinde bütünlüğü olan bir metin ortaya koyuyoruzdur, bunun daha güzel, daha bütünlüklü, daha anlaşılır, bizim murat ettiklerimizi daha düzgün biçimde ifade eden bir metin olması için çalışmak, kesmek, biçmek, atmak, eklemek, düzeltmek gerekir. Doğrusu ben ilhama pek inanmıyorum, çalışmaktan başka ilham kaynağı olduğunu da sanmıyorum. Aklımıza gelen öykü konuları ilham değildir, fikirdirler sadece; ilham, olsa olsa, bizim bu fikri ete kemiğe büründürmeye kalkıştığımızda bir cümleyi bir sonrakine, bir paragrafı öbürüne götüren, bir diyaloğun içindeki konuşmaların birbirine izlemesini sağlayan yazma becerisidir. Yazma becerisi ya da yaratıcılık da doğuştan gelmez, yazdıkça, okudukça, yaptığı işin inceliklerini öğrendikçe, bilmeye başladıkça insanın içindeki yaratıcı güç gelişip serpilir.

Bize edebiyat dünyanızın kapılarını ardına kadar açtığınız için teşekkür ederiz. Sevgilerimizle…

[zombify_post]